Tulumbacılar

Tulumbacılar - İstanbul İtfaiyesi
Ateşten Hızlı Tulumbacılar • Dersaadet Yangın Destanı

İSTANBUL TULUMBACILARI

“YAMAN GELİRİZ YAMAN GİDERİZ!” naraları ve emsalsiz cesaretleri ile bir dönem ahşap evlerin saltanat sürdüğü kadim İstanbul’u yangınlardan koruyan fedakâr yiğitler...

Büyük İstanbul şehri Türkler tarafından fethedildikten, Cumhuriyet devrinde merhum Vali Haydar Bey'in kurduğu sağlam İtfaiye Teşkilatına kadar, günlerce aralıksız devam eden büyük yangın afetleri geçirmiştir. Bu yangınlarda şehir bazen sekizde birini, bazen dörtte birini, bazen de yarısını bir gecede kaybetmiştir.

Şehrin simasını değiştiren; sarayları, konakları, hanları, hamamları, çarşıları, ecdat yadigârı abideleri, nice bin paha biçilmez sanat eserini, Türk irfanının ve tarihinin hazineleri olan kütüphaneleri ve milyarları milyarlarca defa aşan maddi kıymetteki milli serveti bir çırpıda yutup yok eden ateş facialarına karşı ilk kurumsal tedbir, ancak 18. yüzyılın ortalarına doğru alınabilmiştir.

📜 Lâle Devri padişahı Sultan III. Ahmet'in büyük veziri Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından Yeniçeri Ocağı'na bağlı bir “Tulumbacı Ocağı” kurulmuştur. Ondan evvel geçen iki yüz yetmiş yıl boyunca yangınlar, semt asayişi için kurulmuş yeniçeri kollukları (karakollar) neferleri ile halk tarafından imece usulüyle söndürülmüştür.
🏮

İlk Tulumbacı: Davud Gerçek (Davud-ı Hakîkî)

18. yüzyılın başlarına kadar yangın tulumbası bilinmiyordu; alevler yalnızca yangın sarnıçlarından kovalarla taşınan suların dökülmesiyle durdurulmaya çalışılıyordu.

Ailesiyle beraber İstanbul'a gelerek İslamiyet'i kabul eden ve Davud Gerçek (Davud-ı Hakîkî) adını alan Fransız asıllı bir mühendis, Tersane önünde demirli bir geminin cayır cayır yandığını görmüş; sık sık çıkan yangınların İstanbul'da büyük tahribat yaptığını öğrenince bu afete karşı basınçlı bir yangın tulumbası icat etmiştir. Aynı yıl içinde Tüfekhane'de çıkan büyük bir yangına tulumbasını sırtlayarak koşmuş, etrafına toplanan gençlerin de yardımıyla tek bir tulumbayla bulunduğu noktada ateşi durdurmayı başarmıştır.

Tulumbacılar - İstanbul İtfaiyesi
Osmanlı Dönemi Yangın Tulumbası Sandığı ve Müdahale Efradı

O devrin geleneği uyarınca yangınlara Sadrazamlar da bizzat katılırdı. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da yangın yerine gelmiş; Davud Gerçek'in tulumbasıyla ateşi söndürme maharetini hayranlıkla izlemiş ve onu derhal “Tulumbacı Ağası” tayin ederek Yeniçeri Ocağı'na bağlı düzenli bir tulumbacı teşkilatının kurulmasını emretmiştir.

ℹ️ Bu yeni askeri ocağın efradı, hepsi tüvana (güçlü, çevik) gençler olan Acemi Oğlanları arasından seçilmiştir. Her yeniçeri kolluğuna (karakoluna) birer yangın tulumbası ile 10–12 nefer tulumbacı yerleştirilmiştir.
⚔️

Askeri İtfaiye Dönemi

Tulumbacılar - İstanbul İtfaiyesi
Asakir-i Mansure-i Muhammediye Seraskerliği'ne Bağlı Askeri İtfaiye Alayı

1826 Vaka-i Hayriye'sinden (Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından) 48 gün sonra büyük Hocapaşa Yangını patlak verdi. İstanbul’un yarısına yakınını kül eden bu büyük afet, tulumbacı teşkilatının süratle ihyası için hükümeti harekete geçirdi; fakat yeni teşkilat ancak iki sene sonra, 1828 yılında kurulabildi.

Yeniçeri Ocağı'nın yerine kurulan “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” ordusunun kışla ve karakollarına tulumbacı takımları yerleştirildi ve bu birlikler Seraskerliğe (Başkumandanlığa) bağlandı. Bu teşkilat tarihimizde Askeri İtfaiye adını aldı.

🏛️

Belediye Tulumbacıları: "Daireliler"

Tanzimat devrinde devlet teşkilatı batılılaşırken, 1868’de Şehremaneti (Belediye Reisliği) ve belediye daireleri kuruldu; İstanbul’da yangın söndürme işi yalnız askere bırakılmayarak Belediyenin asli görevleri arasına konuldu.

Belediye dairelerinde tulumbacı takımları tesis edildi; tulumba efradı semtin hamal, ırgat, arabacı gibi meşakkatli işlere dayanıklı gençlerinden toplandı. Bunlar gündüzleri kendi işlerine devam eder, yangın borusu çalınca tulumbanın başında toplanıp koşarlardı. Çoğu bekar olan bu gençlere yatacak koğuşlar yapıldı, küçük bir aylık bağlandı, günde bir ekmekle senede bir kat esvap verildi ve tüm belediye vergilerinden muaf tutuldular.

🎽 Kıyafet ve Teşkilat: Yangına gitme kıyafetleri sırtta bir don, bir gömlek, başta bir keçe külah ve yalın ayaklarında tulumbacı yemenisi idi. Başlarına bir reis ve bir ikinci reis tayin edildi. “Daireliler” adını alan bu tulumbacılar semtlerine göre ayrıldılar: Fatih Daireliler, Üsküdar Daireliler, Beyoğlu Daireliler...
🏃‍♂️

Mahalle Tulumbacıları: Yangına Yalınayak Koşan Yiğitler

Tulumbacılar - İstanbul İtfaiyesi
Sandık Başında Mahalle Tulumbacıları ve Semt Teşkilatı

Belediye tulumbacıları ile tulumbacılık askeri kisveden ayrılınca İstanbul halkı da semt semt, mahalle mahalle uçarı delikanlılarından, gözü pek gençlerinden tulumbacı takımları kurdular.

Zamanla kıyafetleri diz kapağı altından sıkma özel “Dizlik”, renkli formalar ve serpuş şeklini aldı. Ayaklarındaki yemenileri tamamen atarak karda, buzda yalınayak koştular; yangın yerlerinde alevli tahtalar, akkor olmuş kızgın çiviler arasında çıplak ayakla dolaşarak canla başla mücadele ettiler.

🔥 Semtler Arası Efsanevi Rekabet: Tulumbacılık hevesi öylesine bir tutkuyla yayıldı ki, günümüzün futbol kulüpleri ve taraftarları arasındaki rekabet tulumbacılarınki yanında sönük kalır! Sandık kollarının altına kayıkçı ve arabacıların yanında esnaf gençleri, kalem efendileri, tıbbiye ve mülkiye talebeleri, beyzadeler, paşazadeler hevesle yazıldılar. “Yangın var!” narası yükselince esvaplarını çıkarıp dizliklerini çeker, yalınayak sandığın koluna yapışarak alev fırtınasına koşarlardı.

Bu eşsiz gelenek kısa sürede zengin bir halk edebiyatı, çalgılı kahvehaneler, maniler, semailer, karşılama merasimleri ve kendine has zengin bir tulumbacı argosu doğurdu.

Çiroz Ali (Kıyakçıgüzeli)
(1879 – 1897)
Tarihe Geçen Bir İstanbul Efsanesi

Namlı Bir Tulumbacı: Çiroz Ali

1879’da Defterdar’da doğdu. Yetim olarak Defterdar Tulumbası reisi ve kethüdası İsmail'in himayesinde yetişti. Ayakları koşarlı, rüzgâr gibi koşan bir tulumbacı olduğu kadar, tulumbacıların çalgılı kahvehanelerinde yanık ve güzel sesi ile semai okumada da büyük şöhreti oldu.

İnce, uzun boyundan ötürü arkadaşları arasında “Çiroz”, yüz güzelliğinden ötürü de İstanbul’un nazenin hanımları arasında “Kıyakçıgüzeli” namıyla anıldı. 1897’de henüz 18 yaşında iken Bakırköy’de dayısının evinde veremden vefat etti.

🕊️ Emsalsiz Cenaze Töreni: İstanbul’un bir daha göremeyeceği muazzam bir törenle kaldırıldı. Önde tabut, ardında 40 tulumba sandığı ve yangın kıyafetinde 600 tulumbacı, cenazeyi Bakırköy’den Eyüp Sultan Camii Kebir Kabristanı’na koşar adım 1 saat 45 dakikada getirdiler.
📖

Edebi Arşiv: Peyami Safa'dan Bir Yangın Hikayesi

Odanın içinde bir yanık kokusu. Hemen anlar kadın.
“Yusuf, kalk, kalk. Yanıyoruz.” Hemen fırlar kadın.
“Şamdan nerede, şamdan?” Mumu yakar.

Oda kapısını açmasıyla kapaması bir olur. Dışarıdan içeriye öyle bir duman saldırır ki, gözlerinin içi yanan kadın “Ayy!” diye bağırır ve aksırmaya başlar.
“Yanıyoruz. Alt kat da tutuştu. Kalkın çocuklar!” Fakat nereye kaçacaklar? Üçüncü kat...

“Yusuf, Yusuf!” Adam şaşkın. Sanki direk. Odanın ortasına saplanmış duruyor.
“Zehra, baba, çocuklar...”
Kadın bir daha kapıya koşuyor. Fakat gene açmasıyla kapaması bir oluyor. Bu sefer merdivende alev görüyor ve pencereye koşup avazı çıktığı kadar bağırıyor. Komşular uyanıyorlar. Sokakta bir gürültü kopuyor. Her pencereden bir çığlık, aşağıda toplanan komşular...

“Cayır cayır yanacağız, imdat!..” diye bağırıyor kadın.

Yalnız karşıki evde, üst kat pencerelerden ona seslenen Koltukçu İbrahim Efendi:
“Eda Hanım,” diyor, “Sık dişini, şimdi itfaiye gelecek. Çarşaf tutarlar, atlarsınız. Korkma, gelecek itfaiye.”
Kadın çılgına döner. Babuş ağlar, bağırır. Yusuf'la Zehra'da ses yok. İkisi de put. Eda Hanım bir kapıya, bir pencereye koşar. Sonra kocasının yanına yürür:
“Yusuf! Sersem!.. Yaktın bizi. Kim bilir şamdanı nasıl tuttun? Perde mi tutuştu? Ne oldu? Yanıyoruz. Hep birden yanacağız şimdi, cayır cayır.”

Yusuf, kalbi de var onun; elini göğsüne götürüyor. Nefes alamıyormuş gibi bir hali var. Sokakta gürültü, telaş, kıyamet. Odanın içini korkunç bir sıcaklık kaplıyor. Duman doluyor içeriye. Şimdi tutuşacaklar. Artık gözlerini açamaz oluyorlar. Babuş'un sesi de kesiliyor. Boğuldu mu oğlan? “Evladım, evladım!”

Eda Hanım gözlerinin içi yanarak, elinde şamdan, çocuğa doğru koşarken mum sönüyor. Zifiri karanlık. Alt kattan ve merdivenden çıtırtılar geliyor; tutuşan tahtaların çıtırtısı. Eda Hanım bayılmak üzereyken itfaiyenin çanlarını duyuyor ve pencereye koşuyor.

“Çabuk, a dostlar, çabuk! Yanıyoruz, kül olacağız şimdi!”
Aşağıdan ona bağırıyorlar. Fakat ne söylediklerini anlamıyor. Eğilip bakıyor. Orta katın pencerelerinden alevler fışkırmakta. Gene haykırıyor, haykırıyor. Koltukçu İbrahim Efendi'nin sesi ona:
“Korkma, çarşaf geriyoruz. Önce çocuklar, sonra siz!” diyor.
“Kim o? Kimsin sen?”
“Biz itfaiye! Korkma hanım, önce çocuklar atlasın. Haydi çabuk!”

Eda Hanım, yanıbaşına kadar gelen Babuş'u kapıyor, pencereden aşağı fırlatıyor. Gene aynı ses: “Tamam, kurtuldu o, şimdi öteki!” Arkasından Zehra Hanım atlıyor. Sonra Eda Hanım... Fakat çarşafın üstüne düşer düşmez kendinden geçip bayılıyor.

📚 Kaynak ve Referans: Reşat Ekrem KOÇU, “İstanbul Tulumbacıları”, İstanbul Tarih ve Folklor Araştırmaları.