Büyük İstanbul şehri Türkler tarafından fethedildikten, Cumhuriyet devrinde merhum Vali Haydar Bey'in kurduğu sağlam İtfaiye Teşkilatına kadar, günlerce aralıksız devam eden büyük yangın afetleri geçirmiştir. Bu yangınlarda şehir bazen sekizde birini, bazen dörtte birini, bazen de yarısını bir gecede kaybetmiştir.
Şehrin simasını değiştiren; sarayları, konakları, hanları, hamamları, çarşıları, ecdat yadigârı abideleri, nice bin paha biçilmez sanat eserini, Türk irfanının ve tarihinin hazineleri olan kütüphaneleri ve milyarları milyarlarca defa aşan maddi kıymetteki milli serveti bir çırpıda yutup yok eden ateş facialarına karşı ilk kurumsal tedbir, ancak 18. yüzyılın ortalarına doğru alınabilmiştir.
18. yüzyılın başlarına kadar yangın tulumbası bilinmiyordu; alevler yalnızca yangın sarnıçlarından kovalarla taşınan suların dökülmesiyle durdurulmaya çalışılıyordu.
Ailesiyle beraber İstanbul'a gelerek İslamiyet'i kabul eden ve Davud Gerçek (Davud-ı Hakîkî) adını alan Fransız asıllı bir mühendis, Tersane önünde demirli bir geminin cayır cayır yandığını görmüş; sık sık çıkan yangınların İstanbul'da büyük tahribat yaptığını öğrenince bu afete karşı basınçlı bir yangın tulumbası icat etmiştir. Aynı yıl içinde Tüfekhane'de çıkan büyük bir yangına tulumbasını sırtlayarak koşmuş, etrafına toplanan gençlerin de yardımıyla tek bir tulumbayla bulunduğu noktada ateşi durdurmayı başarmıştır.
O devrin geleneği uyarınca yangınlara Sadrazamlar da bizzat katılırdı. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da yangın yerine gelmiş; Davud Gerçek'in tulumbasıyla ateşi söndürme maharetini hayranlıkla izlemiş ve onu derhal “Tulumbacı Ağası” tayin ederek Yeniçeri Ocağı'na bağlı düzenli bir tulumbacı teşkilatının kurulmasını emretmiştir.
1826 Vaka-i Hayriye'sinden (Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından) 48 gün sonra büyük Hocapaşa Yangını patlak verdi. İstanbul’un yarısına yakınını kül eden bu büyük afet, tulumbacı teşkilatının süratle ihyası için hükümeti harekete geçirdi; fakat yeni teşkilat ancak iki sene sonra, 1828 yılında kurulabildi.
Yeniçeri Ocağı'nın yerine kurulan “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” ordusunun kışla ve karakollarına tulumbacı takımları yerleştirildi ve bu birlikler Seraskerliğe (Başkumandanlığa) bağlandı. Bu teşkilat tarihimizde Askeri İtfaiye adını aldı.
Tanzimat devrinde devlet teşkilatı batılılaşırken, 1868’de Şehremaneti (Belediye Reisliği) ve belediye daireleri kuruldu; İstanbul’da yangın söndürme işi yalnız askere bırakılmayarak Belediyenin asli görevleri arasına konuldu.
Belediye dairelerinde tulumbacı takımları tesis edildi; tulumba efradı semtin hamal, ırgat, arabacı gibi meşakkatli işlere dayanıklı gençlerinden toplandı. Bunlar gündüzleri kendi işlerine devam eder, yangın borusu çalınca tulumbanın başında toplanıp koşarlardı. Çoğu bekar olan bu gençlere yatacak koğuşlar yapıldı, küçük bir aylık bağlandı, günde bir ekmekle senede bir kat esvap verildi ve tüm belediye vergilerinden muaf tutuldular.
Belediye tulumbacıları ile tulumbacılık askeri kisveden ayrılınca İstanbul halkı da semt semt, mahalle mahalle uçarı delikanlılarından, gözü pek gençlerinden tulumbacı takımları kurdular.
Zamanla kıyafetleri diz kapağı altından sıkma özel “Dizlik”, renkli formalar ve serpuş şeklini aldı. Ayaklarındaki yemenileri tamamen atarak karda, buzda yalınayak koştular; yangın yerlerinde alevli tahtalar, akkor olmuş kızgın çiviler arasında çıplak ayakla dolaşarak canla başla mücadele ettiler.
Bu eşsiz gelenek kısa sürede zengin bir halk edebiyatı, çalgılı kahvehaneler, maniler, semailer, karşılama merasimleri ve kendine has zengin bir tulumbacı argosu doğurdu.
1879’da Defterdar’da doğdu. Yetim olarak Defterdar Tulumbası reisi ve kethüdası İsmail'in himayesinde yetişti. Ayakları koşarlı, rüzgâr gibi koşan bir tulumbacı olduğu kadar, tulumbacıların çalgılı kahvehanelerinde yanık ve güzel sesi ile semai okumada da büyük şöhreti oldu.
İnce, uzun boyundan ötürü arkadaşları arasında “Çiroz”, yüz güzelliğinden ötürü de İstanbul’un nazenin hanımları arasında “Kıyakçıgüzeli” namıyla anıldı. 1897’de henüz 18 yaşında iken Bakırköy’de dayısının evinde veremden vefat etti.
Odanın içinde bir yanık kokusu. Hemen anlar kadın.
“Yusuf, kalk, kalk. Yanıyoruz.” Hemen fırlar kadın.
“Şamdan nerede, şamdan?” Mumu yakar.
Oda kapısını açmasıyla kapaması bir olur. Dışarıdan içeriye öyle bir duman saldırır ki, gözlerinin içi yanan kadın “Ayy!” diye bağırır ve aksırmaya başlar.
“Yanıyoruz. Alt kat da tutuştu. Kalkın çocuklar!” Fakat nereye kaçacaklar? Üçüncü kat...
“Yusuf, Yusuf!” Adam şaşkın. Sanki direk. Odanın ortasına saplanmış duruyor.
“Zehra, baba, çocuklar...”
Kadın bir daha kapıya koşuyor. Fakat gene açmasıyla kapaması bir oluyor. Bu sefer merdivende alev görüyor ve pencereye koşup avazı çıktığı kadar bağırıyor. Komşular uyanıyorlar. Sokakta bir gürültü kopuyor. Her pencereden bir çığlık, aşağıda toplanan komşular...
“Cayır cayır yanacağız, imdat!..” diye bağırıyor kadın.
Yalnız karşıki evde, üst kat pencerelerden ona seslenen Koltukçu İbrahim Efendi:
“Eda Hanım,” diyor, “Sık dişini, şimdi itfaiye gelecek. Çarşaf tutarlar, atlarsınız. Korkma, gelecek itfaiye.”
Kadın çılgına döner. Babuş ağlar, bağırır. Yusuf'la Zehra'da ses yok. İkisi de put. Eda Hanım bir kapıya, bir pencereye koşar. Sonra kocasının yanına yürür:
“Yusuf! Sersem!.. Yaktın bizi. Kim bilir şamdanı nasıl tuttun? Perde mi tutuştu? Ne oldu? Yanıyoruz. Hep birden yanacağız şimdi, cayır cayır.”
Yusuf, kalbi de var onun; elini göğsüne götürüyor. Nefes alamıyormuş gibi bir hali var. Sokakta gürültü, telaş, kıyamet. Odanın içini korkunç bir sıcaklık kaplıyor. Duman doluyor içeriye. Şimdi tutuşacaklar. Artık gözlerini açamaz oluyorlar. Babuş'un sesi de kesiliyor. Boğuldu mu oğlan? “Evladım, evladım!”
Eda Hanım gözlerinin içi yanarak, elinde şamdan, çocuğa doğru koşarken mum sönüyor. Zifiri karanlık. Alt kattan ve merdivenden çıtırtılar geliyor; tutuşan tahtaların çıtırtısı. Eda Hanım bayılmak üzereyken itfaiyenin çanlarını duyuyor ve pencereye koşuyor.
“Çabuk, a dostlar, çabuk! Yanıyoruz, kül olacağız şimdi!”
Aşağıdan ona bağırıyorlar. Fakat ne söylediklerini anlamıyor. Eğilip bakıyor. Orta katın pencerelerinden alevler fışkırmakta. Gene haykırıyor, haykırıyor. Koltukçu İbrahim Efendi'nin sesi ona:
“Korkma, çarşaf geriyoruz. Önce çocuklar, sonra siz!” diyor.
“Kim o? Kimsin sen?”
“Biz itfaiye! Korkma hanım, önce çocuklar atlasın. Haydi çabuk!”
Eda Hanım, yanıbaşına kadar gelen Babuş'u kapıyor, pencereden aşağı fırlatıyor. Gene aynı ses: “Tamam, kurtuldu o, şimdi öteki!” Arkasından Zehra Hanım atlıyor. Sonra Eda Hanım... Fakat çarşafın üstüne düşer düşmez kendinden geçip bayılıyor.